Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2011 Çarşamba

Muhteşem keyfiyet

Bir haftadır Muhteşem Yüzyıl’dır gidiyor. Vay efendim, ecdadımız nasıl da kadın düşkünü gösterilmiş, vay efendim Kanuni’ye şarap içirilmiş, vs… Son olarak diziye yayın gününde uyarı cezası geldi, yayından kaldırılması şaşırtıcı olmayacak. Uyuklamaya devam edelim, 21’inci yüzyılın sultan kafasından çıkma kararları almış başını giderken, biz 16’ıncı yüzyılın sultanını tartışıyoruz. Son birkaç yılın bir dökümünü yapsak da bir görsek Kanuni dönemindeki otokratik keyfiyeti aratmayan neler neler oldu…

Artık canı ne isterse yapan bir hükümetimiz, Başbakan’a geçici yayın yasağı getirme yetkisi tanıyan nur topu gibi bir kanunumuz ve deniz kıyısında, otoyol kenarında, kır düğününde içki yasağı getiren bir yönetmeliğimiz var. Başbakan hızını alamıyor, Kars’taki “ucube” dediği heykeli yıkmaya bile kalkıyor. Mahalle baskısı, sivil dikta derken özgürlükleri kısıtlayıcı bu son müdahaleler, Başbakan’ın 23 Nisan’da koltuğuna oturan öğrenciye söylediği “İster asarsın, ister kesersin” zihniyetini ne boyutta bir güç sarhoşluğuna dönüştürdüğünün göstergesi.

Çoğulcu demokrasinin kurum ve kurallarının dönüşümden geçtiği çok sayıda toplum mühendisliği örneği enteresan bir denklem oluşturuyor. İktidar medyadan memnun değildi. En büyük medya grubuna tarihin en yüksek vergi cezası kesildi, şimdi grup satışta. Başka bir grup, tek şirketin (damat da genel müdür!) katıldığı bir ihaleyle satıldı. Muhalif köşe yazarları bir bir tasfiye edilirken medya giderek tek sesli hale geliyor.

İktidar TÜSİAD’dan memnun değildi. Sonunun Aydın Doğan gibi olmasından korkan işadamları nedeniyle yılların örgütü başkan seçemeyecek hale geldi. Üstelik referandumda anayasa değişikliğini açıktan desteklemediği için Başbakan tarafından “bitaraf” olmakla tehdit edildi. Krizde işsizlikle baş edemeyince TOBB Genel Kurul’unda, “Her biriniz bir işçi alsın işsizlik bitsin” şeklindeki garip iktisat teorisi makul bulunmadı diye koca koca işadamlarını, başkanları fırçalamaktan çekinmedi.

Tek fırça patronlara mı geldi? Doktorundan turizmcisine, “ananı da al git” denilen çiftçisine toplumun Başbakan’dan fırça yememiş tek bir kesimi kalmadı.

SİT alanı olduğu için Rize İkizdere’deki HES inşaatının durdurulmasına karşı, bürokratlardan oluşan bir kurul kurarak SİT alanı belirleme yetkisinin kullanımına bile müdahale eden bir iktidardan bahsediyoruz.

Üniversite öğrencilerinin protesto gösterisi yapmak için geldiği İstanbul’a sokulmadığı, polis tekmeleriyle karnındaki bebeği düşüren, biber gazıyla terbiye edilen bir üniversite gençliğinin “polisimiz gereğini yapacaktır” diye Başbakan tarafından tehdit edildiği bir dönemden geçiyoruz.

Protesto yok, eleştiri yok, muhalif yok. Muhteşem yüzyıl aslında budur. Bu dönemi iktidarın “biz ileri demokrasi getiriyoruz” diye tanımlaması nasıl bir ironidir? Yargıya bak AKP şekillendirmiş, medyaya bak AKP şekillendirmiş, restoranına bak AKP şekillendirmiş, üniversitelere bak AKP şekillendirmiş, işadamı örgütüne bak AKP şekillendirmiş, sendikaya bak AKP şekillendirmiş, daha fazla detaya lüzum yok, tabiatı bile AKP şekillendirmiş…

29 Aralık 2010 Çarşamba

Enternasyonal 1.0

Karl Marx ve Friedrich Engels 1848'de yayımlanan Komünist Manifesto'nun sonunda, 'Bütün Dünya işçileri birleşiniz' diyordu. Aradan geçen 162 yılda arzu ettikleri boyutta küresel bir işçi birliği kurulamadı ama Marx'ın hayali bugün tarihte hiç olmadığı kadar gerçeğe yakın olabilir.

Bunu mümkün kılabilecek olansa bir süre önce internette kurulan bir sosyal ağ: Unionbook! Facebook'u model alıp örgütlenen site üye, uzman ve yönetici olarak görev yapan dünyanın her yerinden sendikacıların sanal ortamda biraraya geldiği bir platform.

Şu an için ağırlıklı olarak Batılı ülkelerden 2800'e yakın üyesi var ve her geçen gün artıyor. Halen geliştirilme aşamasındaki unionbook.org adresli sitenin anadili İngilizce ve 30 dilde içeriğe sahip. Ayrıca siteye Türkiye'den de ciddi bir katılım var. İnternet bağlantısı olan işçi ve sendikacıların iletişim, örgütlenme ve dayanışma platformu olması hedeflenen Unionbook, doğrudan demokrasiye imkân tanıyan yapısıyla küresel işçi hareketi için Web-enternasyonalizmi döneminin kapısını aralamış olabilir.

Projenin arkasında Kanada merkezli LabourStart adlı bir ekip bulunuyor. Sitede farklı amaçlara dönük olarak çok sayıda grup kurulmuş. Bunlardan biri olan Sosyal Ağ Sendikacılığı grubu, ulusal sendikal üyeliklerin de korunarak işçilerin uluslararası birliğini hedefleyen bir sendika kurmak amacıyla bir tartışma platformuna dönüşme aşamasında.

Bu yazı Newsweek Türkiye'nin 27 Aralık 2010-9 Ocak 2011 tarihli 114/115'inci sayısında yayımlanmıştır.

9 Aralık 2010 Perşembe

Günün menüsü: Yumurta, kuzu, biber, çorba

Güncel siyasetin son menüsünde, kâfi miktarda yumurta karıştırılmış kuzu (üzerinde kokteyl şemsiyelerle), özel biber gazıyla terbiye edilmiş kırık burun kemiği ve geleneksel “örgüt” çorbası bulunuyor.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (SBF) düzenlenen “Türkiye’de anayasa” konulu bir konferansta, katılımcılardan önce CHP Genel Sekreteri Süheyl Batum’un, hemen ardından da AKP milletvekili Burhan Kuzu’nun protesto edilmesi öğrencileri bir kez daha gündeme taşıdı. Sonuç: İktidar, protesto edilen konuşmacılar, görüşü sorulan siyasetçiler ve abuk bir açıklama yapan YÖK Başkanı yumurta krizinden geçer not almış değil.

“O yumurtaları atacaklarına yesinler, zihinleri açılır belki… 30 yıldır hocalık yapıyorum, bu kadar beyinsiz öğrenci grubunu bir arada görüyorum” diyen Kuzu’nun bu demeçleriyle de teyit edildiği üzere tartışmanın odağına öğrencilerin eylem biçimleri oturtuluyor. Kimse protestoların nedenine, öğrencilerin taleplerine dikkat çekemiyor. Bunu şimdilik bir kenara koyalım, burada tartışılacak bir konu varsa o da Pazar günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Dolmabahçe’deki Başbakanlık Çalışma Ofisi’nde üniversite rektörleriyle gerçekleştirdiği toplantıyı protesto etmek isteyen öğrencilerin Dolmabahçe’de neden acımasız bir polis şiddetine maruz kaldığıdır.

Dolmabahçe olayı aslında toplumun geleceği açısından umutsuzluğu artırıyor. Böyle bir olayda bile uzlaşamayan bir toplum, hangi olayda uzlaşacak? Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır ki, öğrencilerin gayet doğal, üstelik demokratik hakları olan bir protesto girişiminde, polis tekmeleriyle karnındaki bebeğini kaybeden 19 yaşındaki bir insana neden bu yaşta hamile kaldığı ve hamile haliyle neden eyleme katıldığı üzerinden suçlamalar yöneltilebilmektedir? Bu, “Eğer bir toplumsal eyleme katılıyorsanız ve iktidarı protesto etmek istiyorsanız polis dayağıyla karşılaşacağınızı bilin” mesajıdır. Sanki normal olan toplumsal muhalefet değil, bunun acımasız bir şiddetle polis tarafından bastırılması.

Devlet Bakanı Ali Babacan’ın Ankara SBF’deki olayı öğrenci eylemi değil, “örgüt işi” olarak tanımlaması da iyice çorbaya dönen mevzuya tuz basar nitelikte. Böylece 1980’lerden itibaren nerede bir öğrenci protestosu yaşansa bunları “örgüt işi” olarak niteleyip toplumun dışında hareketler olarak göstermeye meyilli siyasetçilerin arasına katılmış oldu. Garip olan “İleri demokrasi noktasında” referandumda 12 Eylül’le hesaplaştığını ve darbe anayasasını değiştirdiğini iddia eden AKP’nin bu kalıplaşmış 12 Eylül zihniyetiyle toplumu okumaya ısrarla devam etmesi.

Başbakan Erdoğan, “Polisimiz gerekli tavrı ortaya koyacaktır” diyerek bir siyasi gafa da imza atmıştır. Yani bundan sonra bu tür durumlarla karşılaştığında polise nasıl davranacağıyla ilgili gerekli salahiyet en yetkili makam tarafından verilmiştir. Ayrıca YÖK Başkanı’nın bir süre “siyasilerin üniversiteye davet edilmemelerini ve konuşmak zorunda kalmamalarını temenni etmesi” de başka bir gaftır. Abdülhamit’in son Maarif Nazırı Mustafa Haşim Paşa’nın “Mektepler olmasa şu Maarif’i ne güzel idare ederdim” şeklindeki sözü var ya hani güldüğümüz. İşte bu mantıkla karşı karşıyayız. Siyasetçiler üniversitelere gidip konuşmasa, öğrenciler hiçbir şeyi protesto etmese, her şey süt liman devam etse, hayat bayram olsa, başımız hiç ağrımasa.

Ancak bir demokraside özellikle iktidardaysanız başınızın ağrımasına razı olmak zorundasınız. “İleri demokrasi noktası”ndan dem vurup öğrencileri şehirlere sokmamak, tek bir eleştiriyi bile kabul etmemek normal değil. Normal olan öğrencilerin, sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının eylem ve protesto haklarını sorgusuz kabul etmektir. Çağdaş demokrasi noktası burasıdır. Konu yumurta değil, demokrasi meselesidir.

(Fotoğraf: Anadolu Ajansı )

4 Kasım 2010 Perşembe

CHP’de güz sancısı

CHP'nin geçen Haziran ayında düzenlediği ve benim de bir bölümünü izlediğim Trakya gezisinde halkın gösterdiği yoğun ilgi seçim otobüsündeki partililerce iktidar işareti olarak yorumlanıyordu. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun partinin güçle özdeşleşen ismi Genel Sekreter Önder Sav’ın bir adım gerisinde olduğu yönündeki toplumsal algıyı ise pek umursamıyorlardı.

Kılıçdaroğlu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın tüzük uyarısıyla başlayan süreçte üzerindeki “gölge lider” imajını silmek için, belki de Genel Başkanlık koltuğuna oturduğundan bu yana hazırlandığı savaşın düğmesine bastığı için artık umursuyorlar. CHP’deki dönüşümün tartışıldığı bunca aydır aslında değişim adına hiçbir şey olmadığı, tarafların elleri kılıçlarında partiye hakimiyet mücadelesinde hamle anını bekledikleri de -gereği yoktu ama- tam olarak ispatlanmış oldu.

“CHP’nin politbürosu” olarak nitelenen Önder Sav, genel sekreterin parti örgütü üzerindeki etkinliğini azaltacak yeni tüzüğe karşı çıkıp iptal ettirmek isteyince Kılıçdaroğlu için hamle vakti geldi ve yeni Merkez Yürütme Kurulu’nu (MYK) ilan ederek Sav ve Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay'ı dışarıda bıraktı. Tasfiye edildiğini gören Sav ve ekibi de eski MYK’nın görevine devam ettiğini ve Kılıçdaroğlu’nun katılmadığı Parti Meclisi’ndeki oylamada olağanüstü kurultayın 27-28 Kasım’da toplanması kararı alındığını açıkladı. Ancak Kılıçdaroğlu kanadı Kurultay için ne zaman müsait olduğunu henüz açıklamış değil. CHP için sancılı bir süreç.

Soru şu: CHP’yi ikiye, hatta “Baykalcılarla” birlikte üçe bölen bu sancıdan asıl değişim doğar mı? Eğer bu süreç yıllardır partinin hangi organına kimin getirileceğine, hangi ilde kimin milletvekili listesine gireceğine tek başına karar verenlerin sultasına son verebilirse olabilir. Ama aktörler değişip, adetler değişmezse bu da ancak yeni bir hayal kırıklığı olur.

Yeni listeyle Kılıçdaroğlu siyaseten bağımsızlığını ilan etti. Bunu tescilleyecek ve çok tartışılan liderliğini perçinleyecek olan yer ise şimdiye kadarki en büyük siyasi sınavını vereceği ve artık kaçınılmaz hale gelen kurultay olacak. Tabii başarabilirse. Başaramazsa, bu süreç CHP’yi tam unutulmuşken, 1990’lardaki “kurultay partisi” konumuna tekrar sürükleyebilir ve en korkuncu da herhalde bu olur.

Bu arada; Youtube açılır açılmaz, siteye yüklenip tekrar gündeme getirilen Deniz Baykal videosunun zamanlaması ne kadar tarihi oldu yine.

21 Ekim 2010 Perşembe

Fransa’da La Haine günleri

Mathieu Kassovitz’in yönettiği, 1995 yapımı La Haine (Nefret) filmi gösterime girdiğinde (‘Protesto’ diye çevrilmişti o günlerde) üniversitenin ilk sınıfındaydım ve Beyazıt’ta birlikte heyecanlı günler yaşadığımız arkadaşlarımla ‘hayat boyu hatırlanacaklar’ kategorisine almakta hiç tereddüt etmemiştik. Paris gettolarında yaşayan üç gencin gelecekten duyduğu endişe ve yoksulluk problemlerinin ortasında kıstırılmış hayatlarının bir gününü anlatan filmi sinematografik başarısından daha çok bugün Fransa’nın içine düştüğü durum hatırlatıyor.

Fransa sokaklarının tekrar gençlik ve sendika eylemleriyle sarsılmaya başlaması özel bir dönemde gerçekleşiyor. Fransa’nın göçmenlere yönelik sert politikaları son olarak ekonomik krizin atlatılabilmesi için açılan tedbir paketleriyle birleşince yeni protesto dalgasını da tetikledi hemen. Polis ve öğrenciler arasındaki sokakları savaş alanına çeviren çatışmalar ve greve giden çalışanların günlerdir hayatı felce uğratması Sarkozy’nin emeklilik yaşını 60’tan 62’ye çıkaran “emeklilik reformu”na duyulan tepkilerden kaynaklanıyor. Grevler nedeniyle ülkede dört bin benzin istasyonu işlemedi, Paris’te benzin bitti, Lyon’da dükkânlar yağmalandı, banliyölerde araçlar ateşe verildi, demiryolları işçilerinin eylemi ulaşımı aksattı. İçişleri Bakanlığı önceki gün bir milyon kişinin sokaklarda olduğunu ve 1500 kişinin göz altına alındığını duyurdu.

1789 Fransız Devrimi’ni, 1848 Devrimi’ni, 1871 Paris Komünü’nü, Mayıs 1968’i yaratan ulusun isyankâr geleneği acaba 2010’un kalan aylarından birini de tarih kitaplarına geçirecek daha şiddetli olayların sahnesine çevirebilir mi?

Açıkçası hiç şaşırtıcı olmaz. Bugünün yakın geçmişten farkı hem çalışanların hem de onların tepkilerini hafifletmek isteyen hükümetlerin benzersiz bir dönemden geçiyor olması. Zira artık iki yıldır dünyayı kasıp kavuran ve bir türlü çözülemeyen küresel krizin özellikle Avrupa’da sosyal patlamaya doğru evrildiği günlerdeyiz. Bu kez, daha fazla neoliberalizm uğruna çalışanların haklarını kısıtlamaya kalkan ama tepki gördüğünde kopardığı tavizlerle yetinmeye razı bildik bir kapitalist denemeden uzağız. Krizle mücadele etmek için bütçe açıklarını arttıran Avrupa ülkeleri borç batağına doğru sürükleniyor, bütçe açıklarını nasıl kapatacağının hesabını yapmaya çalışıyor. Fransa’daki emeklilik reformunun niyeti 70 milyar euro tasarruf elde etmek ve ileride yaşlanan nüfusun emekli maaşlarını ödeyemez hale gelmekten yırtmaya çalışmak. Reform geçmezse ülkenin AAA olan kredi notunun düşürülüp, daha düşük faizle dış borcunu ödediği (Türkiye’nin aksine) bu nispeten pembe günlerin sürdürülememesi söz konusu. Benzerini kısa bir süre önce Yunanistan’da gördüğümüz bu tür önlemler Avrupa’nın devlerinde artık vazgeçilmez bir zorunluluk ve daha kötüsü de şu ki, bu önlemlerin bile krize çözüm olamayacağından endişe eden hatırı sayılır bir kitle var.

Sert mücadelelerle elde ettiği sosyal haklarını kaybetmek istemeyen çalışanlarsa sendikalar eliyle kalelerini muhafaza etmeye çalışıyor. Oysa bu saldırılar henüz başlangıç. Avrupa’da sosyal devlete veda dönemi bu. Devlet ve çalışanların savaşının olası iki sonucu da keyifsiz bir dünyaya işaret eden tam bir açmaz. Çalışanlar haklarını korumayı başarırsa bütçe açıklarına bağlı yeni bir kriz dalgası gelecek ve sonuç dönüp dolaşıp yine en başta çalışanları vuracak. Şimdi haklarını koruyamaz ve önlemlere razı gelirlerse tarih boyunca bin bir zorlukla elde edilmiş sosyal haklar ciddi biçimde törpülenmiş ve çok uzun bir süre rafa kaldırılmış olacak.

Fransa, giderek Avrupa ve hatta dünya, gökdelenin ellinci katından atlayan Fransız filozofun “Yere inmeme daha çok var” felsefesini benimsemiş La Haine’in Hubert karakteri kadar bile iyimser olamayacak durumda.


(Fotoğraflar: Reuters, AP)

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Nasıl ‘hayır’ dersin???

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, iş dünyasının çok büyük bir kesimini fırçalamasına şahit oluyoruz yine. İlk önce Habertürk TV’de Yiğit Bulut’un Sansürsüz programında TÜSİAD’ı harcadı, bir gün sonra da TOBB Başkanı ve yönetim kurulu üyelerini.

Her iki kuruma yüklenmesinin nedeni yaklaşan anayasa referandumunda evet oyu kullanacaklarını açıklamamaları. TÜSİAD’a “Rengini belli et, bitaraf olan bertaraf olur”; TOBB’a da, “Sizin gibi bir işadamı örgütü bu pakete nasıl ‘hayır’ der” diyor.

Başbakan’ın TÜSİAD’la yıldızı zaten çok uzun süredir barışık değil. Şimdiye kadar defalarca bu kurumu karşısına almaktan çekinmedi Erdoğan. O derece ki, birkaç ay önce başkanlık görevini bırakan Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın yerine uzun süre aday çıkmaması, kimsenin bu ateşten gömleği giymeye cesaret edemediği şeklinde yorumlanmıştı.

Öbür yandan TOBB’un durumu daha enteresan. Zira Erdoğan kimi zaman sanki bu örgütten kazık yemiş gibi davranıyor. Geçmiş yıllarda başbakanların iş dünyasının temsilcileriyle bir araya geldiği ve gazetelerin ekonomi sayfasına yansıyan fotoğrafların neredeyse tamamında TÜSİAD başkanları ya da üyeleri yer alırdı. AKP iktidarıyla tablo değişti ve giderek güçlenen Anadolu sermayesi fotoğraf karesinin kahramanları haline geldi. Artık Ankara’da iş dünyasını TOBB, Türkiye İhracatçılar Meclisi, MÜSİAD gibi kurumlar temsil ediyor. Erdoğan da bu tercihin karşılığı olarak kendilerinden her toplumsal meselede yanında yer almalarını istiyor. Ancak bu beklentisi arzu ettiği ölçülerde gerçekleşmediğinde bu kesimi de fırçalamaktan çekinmiyor. Bir önceki örnek, rekor düzeydeki işsizlik nedeniyle Başbakan’ın TOBB’a “Her biriniz bir kişi alsa işsizlik biter” şeklindeki çıkışıyla başlayan tartışmaydı.

Başbakan’ın TOBB’a yönelik ifadeleri bir gazetede “Patronlara sandık dersi” başlığıyla çıktı. Patronlar sandık dersini aldı mı bilmem ama bir ülkenin başbakanının yapılacak bir halk oylaması öncesinde, “Buna nasıl hayır dersin” diyerek sivil toplum kuruluşlarına baskı uygulaması karşısında bir de demokrasi dersi gerekmiyor mu? Hele de daha demokratik bir Türkiye için bu anayasa değişikliğine gidildiği söylenirken…

(Fotoğraf:Mehmet Kaman/AA)