Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2011 Perşembe

Otomobil uçar gider…


Başbakan Erdoğan, “Bertaraf olursunuz” diyerek tehdit ettikten sonra bugün ilk kez TÜSİAD’la bir araya geldi. Genel Kurul toplantısında yaklaşan genel seçimden ötürü olsa gerek, son dönemde izlediği sert tutumdan uzak bir tavır sergileyen Erdoğan uzun konuşmasında Türk ekonomisinin başarısını gösterdiğine inandığı birtakım rakamlar verirken bazı rakamlarıysa hiç hatırlatmadı. Özellikle otomotiv sektörüyle ilgili seçtiği rakamlar göz boyayıcıydı. Ancak bunlara da biraz daha derinden bakmak şart.

“2002’de 91 bin adet otomobil satılan Türkiye’de 2010 yılında 510 bin otomobil satıldığını” söyleyen Erdoğan, piyasadaki canlanma ve güvenin göstergesi olarak bu rakamlara vurgu yapıyor. Doğrudur, piyasa işlek görünüyor. Türkiye otomotiv pazarı, toplam satışların yüzde 36,5 oranında artarak 760 bin 913 adete varmasıyla 2010 yılında tüm zamanların satış rekorunu kırdı. Ancak bu olumlu tabloyu gölgeleyen bir gerçeğe bundan böyle daha fazla eğilmek gerekiyor. Türkiye’de toplam araç satışlarının yüzde 60’ı ithal, yüzde 40’ı yerli üretimden oluşuyor. Sadece otomobile bakıldığında daha vahim bir tablo görülüyor. Türkiye’de satılan her 100 otomobilden 70’i ithal, yalnızca 30’u yerli üretim. Yani dış dünyaya kaynak aktaran bir yapı. Bu dengesiz tabloyu şöyle formüle edelim: Ürettiğimiz araçların yüzde 70’ini ihraç ediyoruz, satın aldığımız araçlarınsa yüzde 60’a yakınını ithal ediyoruz.

Bu nedenle Başbakan Erdoğan işadamı Mustafa Koç’a “Soyadınız gibi bir marka ile yerli otomobil üretin” diyor. Son dönemde otomotiv sektöründe bu tür arayışlar var, ancak bu sanıldığı kadar kolay değil. Yerli marka bir otomobil, üretim teknolojisi olarak mümkün olsa bile işin küresel boyutu düşünülmek zorunda. Türkiye Otomotiv Sanayicileri Derneği Genel Sekreteri Prof. Ercan Tezer yaptığımız bir röportajda şöyle diyordu: “Türkiye’nin üreteceği markanın küresel pazarda nasıl ticarileştirileceğinin cevabı verilmeden bu konuyu tartışmak mümkün değil. AB pazarına satacaksanız 27 ülkede şebeke kurmanız lazım. En azından beş bin tane bayi kurmanız lazım. Bu bir yatırım meselesi.” Sadece bu kadar da değil. “Böyle bir modeli çıkarttığınızda yapılan yatırımları geri ödemek için bu modelden en azından 3-4 milyon adet üretmeniz lazım. Böyle bir pazarı oluşturmak lazım. Bu pazarı da küresel pazarla beraber içerde oluşturmak lazım. Otomobilde içerde böyle bir şansınız hemen hemen yok. Yüzde 30 pazar payına sahip olan bir ülkede siz dünya markası geliştiremezsiniz. Ticari araçta da pazar çok büyük değil. Pazar payı yüksek ama pazar büyük değil. Dolayısıyla bu araç yapılır, camekânda kalır, küresel boyutta ticarileşemez” diyor Tezer.

Bu tür bir projenin hayata geçmesi devletin ciddi teşviklerine, en az 10 yıl gibi bir sabır süresine, çok büyük yatırımlara ihtiyaç duyuyor. İşadamlarına “Her biriniz bir işçi alın işsizlik bitsin” der gibi, “Bir Türk markası otomobil üretin” demekle bu işler olmuyor. Devrim’den beri süren yerli marka efsanesini artık bir kenara bıraksak da önce üretime dayalı gerçekçi bir makro ekonomik model tasarlasak hiç fena olmaz.

14 Aralık 2010 Salı

Bin yılın sorusu: Batı ekonomik güce dönüşürken Ortadoğu neden geri kalmıştı?

9 Mayıs 1665. İstanbul'da bir mahkemede, o dönemde yeni rastlanan türde bir dava görülüyor. Kadının karşısında davacı olarak Mehmet adlı bir tüccar var. Mehmet'in şikâyetçi olduğu kişi ise İngiltere Büyükelçisi Heneage Finch. Mehmet, kendisine borçlanan bir grup İngiliz tüccarın ortadan kaybolduğu gerekçesiyle, alacağının tüccarlara kefil olan Büyükelçi tarafından ödenmesini istiyor. Söz sırası kendisine gelen Finch, İngiliz mağrurluğuyla kadıya Osmanlı devleti ve İngiltere arasında imzalanan bir kapitülasyon metnini uzatıyor. Anlaşma, bir İngiliz'in bulunduğu ticari davalarda eğer ortada bir belge yoksa iddiaların dinlenemeyeceğini hükmediyor. Anlaşmayı inceleyen kadı, Mehmet'ten iddiasını kanıtlayacak bir belge istiyor. Ancak elinde herhangi bir belge yok. Kadı davayı usulen reddediyor.

O dönemde saf Osmanlı tüccarlarının sadece verilen bir söze güvenerek başkalarına borç verebilmesinin arkasında, modern dünyada kullanılan ekonomik enstrümanlardan habersiz olmaları yatıyordu. Oysa Ortadoğu topraklarında ticaret yapan Batılılar yeni ticari yöntemlere yıllardır alışkındı ve bunları elde ettikleri ayrıcalıklarla Ortadoğu ülkelerinde de uygulayabiliyorlardı. Yaşam ve ticaret biçimlerindeki bu bölgelerarası farklılık, yüzyıllar içinde oluşan ve dünyanın kaderine damga vuran derin bir ayrışmanın küçük bir örneği sadece. Bugün insani gelişme endeksi, kişi başına gelir, okur-yazarlık oranı gibi gelişmişlik göstergelerinde Ortadoğu ülkeleri, OECD ülkelerinin epey gerisinde yer alıyor. Türkiye ise bölgede özel bir konumda. Bir yandan coğrafi ve tarihi bakımdan Ortadoğu'nun bir parçası olduğu için bugünkü ekonomik problemlerinin bir bölümünü bölgenin geçmiş dinamiklerinden devralıyor, öte yandan Osmanlı'nın son dönemlerinden başlayarak çizdiği farklı yörünge sayesinde ekonomik performansı bölgedeki diğer ülkelerden daha olumlu.

Yine de rekabet gücünü ve gelir düzeyini frenleyen, çözümü yapısal reformların hayata geçirilmesine bağlı olan temel problemler söz konusu. Örneğin, Türk şirketlerini daha yüksek bir standarda kavuşturarak rekabet gücünü arttırması beklenen yeni Ticaret Kanunu birkaç yıldır çıkarılamıyor. Başka bir problem Türkiye'nin iç tasarruf oranının düşüklüğü nedeniyle büyümek için dış sermayeye muhtaç olmasına rağmen iç tasarrufları arttıracak adımları atamaması. Bunun bir yolu şirketlerin halka açılarak kaynak temin etmesi. Ancak SPK ve İMKB'nin halka arz kampanyalarına rağmen şirketlerin çoğu geleneksel "aile şirketi" yapısını koruduğu ve kurumsallaşmaktan çekindiği için hisselerini halka arz etmeye pek yanaşmıyor. Öte yandan halkın sermaye piyasası kurumlarına duyduğu güvensizlik de önemli bir etken. Bu sorunların bir özelliği de her birinin İran ve tüm Arap ülkelerinde daha ciddi boyutlarda hüküm sürmesi.

Yüzyıllar boyu şekillenen davranış ve düşünce kalıplarının etkisiyle problemler birikerek miras kaldı. Avrupa Ekonomi Kuruluşu tarafından yapılan bir araştırmada dünyanın en önemli 1000 ekonomisti arasında yer alan yedi Türk ekonomistten biri olan, ABD Duke Üniversitesi Ekonomi Profesörü Timur Kuran yıllardır büyük çoğunluğunu Müslüman ülkelerin oluşturduğu Ortadoğu ile Avrupa'nın ekonomik gelişmişlik düzeyleri arasındaki farkların nedenlerini araştırıyor. Avrupa ekonomik açıdan güçlenirken Doğu'nun neden azgelişmiş bir bölgeye dönüştüğünün izini tarihin derinliklerinde süren Kuran, son olarak 17'inci yüzyılda İstanbul'daki kadı mahkemelerinde görülen ticari davaların kayıtlarını kurduğu bir ekiple mercek altına alarak "Mahkeme Kayıtları Işığında 17'inci Yüzyıl İstanbul'unda Sosyo Ekonomik Yaşam" başlıklı, 10 ciltlik (İlk iki cilt İş Bankası Kültür Yayınları'nca yayımlandı) bir esere dönüştürdü. Dönemin ekonomik yapısını gözler önüne seren bu çalışmadan elde ettiği bulguların analiz edildiği ve Aralık başında ABD'de yayımlanan "The Long Divergence-How Islamic Law Held Back The Middle East" (Yollar Ayrılırken: İslam Hukuku Ortadoğu'yu Nasıl Geri Bıraktı) adlı kitabındaysa, Doğu-Batı gelişmişlik farkının temellerine ilişkin yeni tezler öne sürüyor. Kitabını ve çalışmalarını Newsweek Türkiye ile paylaşan Kuran'ın ulaştığı sonuçlar geçmişteki kimi araştırmalar gibi Ortadoğu'nun geri kalmışlığı sorununu dar görüşlü hükümdarlar, tutuculuk ya da İslami gericilik gibi klişelere bağlamıyor. Temel olarak iki bölgenin kurumsal yapıları üzerinden hareket eden Kuran, İslam toplumlarının sorununu devletin kendini yenileyememesinde değil, özel sektörün gelişmesini engelleyen hukuksal tıkanmalarda görüyor.

Yazının devamı 13-19 Aralık 2010 tarihli Newsweek Türkiye dergisinde.
(Fotoğraf: Ersan Yiğitsözlü - AA)

Not: The Long Divergence, Princeton Üniversitesi Yayınları'nca Kindle versiyonuyla birlikte yayımlandı. Kitabın Facebook sayfası da şimdiden tartışma platformuna dönüştü.

19 Kasım 2010 Cuma

Merkezden fren hükümetten gaz

Bazen şaşırmamak da şaşırtıcı olabiliyor. Ana gündemini ticari dengesizlikler ve para birimlerinin değeri konularının oluşturduğu Seul'de düzenlenen G-2(0) -ABD ve Çin'in G-2 oluverdiği- zirvesinde ne Çin'in ucuz para birimi Yuan'a, ne de ABD'nin 600 milyar dolarlık son parasal genişleme kararının gelişmekte olan ülkelerde yol açacağı sorunları önlemeye dönük samimi bir karar çıkmaması, böyle bir durum. Zirvedeki bir toplantıda, "Herkes Kore'ye zirve ya da iş toplantısı için geldi, ben sadece iyi bir gece uykusu çekmek için geldim" diyen İngiltere Başbakan'ı David Cameron da belli ki şaşırmayanlar grubunda. Ama diken üstündeki dünya ekonomisinde çözümsüzlükteki bu ısrar yine de hayret verici.

Zirvenin ikna edici bir çözüm üretememesine karşılık, G-20'nin 15'inci sırasındaki Türkiye sermaye akımlarının mayıştırıp sürüklediği tatlı rüyasından uyanmaya başladı gibi. Kısa vadeli sıcak para girişlerine karşı ilk tedbirlerini açıklayan Merkez Bankası gecelik borçlanma faiz oranlarını (MB ile piyasa yapıcı bankalar arasında) 400 baz puan düşürüp yüzde 5,75'ten yüzde 1,75'e çekti. Ama bir süredir gecelik piyasada borçlanmaya çıkmayan MB'nin bu indirimi yabancı sermayeye, öteki faiz türlerinde de indirim yapabileceği sinyaliyle gözdağı vermekten öte geçmiyor. Bankaların ellerindeki TL mevduatın MB'de tutmakla yükümlü oldukları kısmını belirleyen zorunlu karşılık oranını da 0,5 puan arttırarak yüzde 6'ya çıkardı. Bununla birlikte Hükümet de seçim öncesi ilk büyük atağını gerçekleştirerek 200 bin kişiye iş yaratması öngörülen istihdam paketini ve küçük ve orta boy işletmelere (KOBİ) dönük olarak da 3 milyar TL büyüklüğündeki düşük faizli kredi destek paketini açıkladı. Şimdi soru, her biri bir sacayağı oluşturan bu önlemlerin ne kadar işe yarayacağı ve kimin nasıl faydalanacağı.

Yazının devamı 15-28 Kasım 2010 tarihli Newsweek Türkiye dergisinde
(Fotoğraf: Ümit Bektaş-Reuters)

9 Kasım 2010 Salı

Washington portakalı el yakacak

16 Aralık 1773'de henüz bir İngiliz kolonisi olan Boston'da, ABD'li milliyetçiler, İngiltere'nin uyguladığı yüksek vergileri protesto etmek için ayaklanıp Kızılderili kılığına girerek Boston Limanı'nda demirli İngiliz gemilerindeki tonlarca çayı denize döktü. İngiliz esaretine meydan okuyan ABD'li milisler tarihe "Boston Tea Party (Boston Çay Partisi)" olarak geçen bu eylemle Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı tetikleyerek bir ulusun kaderini değiştirdi.

236 yıl önceki bu olaydan ilhamla "Çay Partisi Hareketi" adını benimseyerek 2009 başlarında ABD'nin birçok bölgesinde düzenlenen protestolarla kurulan ultra liberal, aşırı sağcı ve muhafazakâr hareketin mensupları da tıpkı esinlendikleri ataları gibi tarihi bir değişikliğe yol açmış olabilir. Zira, yürüttükleri yaygın propagandayla, krizin başında büyük umut bağlanan ancak ekonomide beklenen iyileşmeyi bir türlü gerçekleştiremeyen Demokrat Partili Başkan Barack Obama'nın 2 Kasım'daki ara seçimlerde Cumhuriyetçi Parti karşısında uğradığı hezimetin mimarı oldular. Hareketin merkezinde göçmen karşıtları, bireysel silahlanma hakkı savunucuları, eşcinsel evlilik karşıtları gibi ABD'nin tutucu kesimlerinin barınması ise yol açabileceği olası değişimin pek umut verici olmadığını gösteriyor.

Yazının devamı 8-14 Kasım 2010 tarihli Newsweek Türkiye dergisinde
(Fotoğraf: Kenan Çimen-AA)

2 Kasım 2010 Salı

Türk şirketlerinin finans MR'ı

İstanbul Yenimahalle'de oturan bir arkadaşım bugünlerde çok sıkıntılı. Çokuluslu ünlü bir firmanın ortağı olan yerli bir işletmenin satış departmanında yıllardır çalışıyor, ancak yabancı firma Türkiye'deki ortaklığına son verip tüm operasyonlarını kendi başına sürdürmeyi planlıyor. Arkadaşım doğal olarak yeni yapılanmada işini kaybetmekten korkuyor. New York'ta alınacak bir karar İstanbul'un mütevazı bir semtinde bir evin ruh halini küreselleşme sayesinde bir gün içinde işte böyle değiştirebiliyor. Aynı durumda olan çok fazla çalışan var. Ama patronlar da en az çalışanlar kadar zor bir dönemden geçiyor. Zira artık her biri bir satranç oyuncusu gibi. Stratejik hamlelerinden önce Çin'in rezerv politikalarından ABD Merkez Bankası FED'in faiz kararlarına, ülkeler arasında yaşanan kur savaşlarından ikinci dip söylentilerine kadar düşünmeleri gereken çok fazla faktör var.

Yazının devamı 1-7 Kasım 2010 tarihli Newsweek Türkiye dergisinde
(Fotoğraf: Cem Uçak)

22 Ekim 2010 Cuma

Türkiye'nin yeni Ponzi oyunu

2010'un ilk yarısının sanılandan da iyi geçtiği, Türkiye'nin krizden hızlı çıktığı ve bütçe açığıyla büyüme rakamları gibi makro göstergelerinin dünyayla kıyaslandığında gerçekten parlak olduğu ortada. Böyle bir ortamda açıklanan ve 2011-2013 yılları için ekonominin yol haritasını çizen Orta Vadeli Program (OVP) ise biraz daha ihtiyatlı bir dönemin habercisi gibi.
Özellikle de yüzde 6,8 olarak öngörülen 2010 büyüme oranı piyasalarda çeşitli kurumların yüzde 9'lara kadar varan tahminleri havada uçuşurken biraz muhafazakâr kalıyor.

Üstelik, ekonomik tabloya dair olumlu haberler peşi sıra gelirken ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) rekor üstüne rekor kırarken. Hükümet pekâlâ piyasa beklentilerine yakın bir büyüme hedefi koyabilecekken, Devlet Bakanı Ali Babacan'ın da nispeten ihtiyatlı bulduğu daha düşük bir oranı tercih etmesi ilginç. Acaba piyasalar Türkiye'yi olduğundan daha iyi gösteriyor olabilir mi? Bundan kuşkulananlar, amiyane tabirle "acaba bizi mi yiyorlar" diye soruyor.

Yazının devamı 18-24 Ekim 2010 tarihli Newsweek Türkiye dergisinde. (Fotoğraf: Ozan Köse-AHT)