Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2011 Perşembe

Otomobil uçar gider…


Başbakan Erdoğan, “Bertaraf olursunuz” diyerek tehdit ettikten sonra bugün ilk kez TÜSİAD’la bir araya geldi. Genel Kurul toplantısında yaklaşan genel seçimden ötürü olsa gerek, son dönemde izlediği sert tutumdan uzak bir tavır sergileyen Erdoğan uzun konuşmasında Türk ekonomisinin başarısını gösterdiğine inandığı birtakım rakamlar verirken bazı rakamlarıysa hiç hatırlatmadı. Özellikle otomotiv sektörüyle ilgili seçtiği rakamlar göz boyayıcıydı. Ancak bunlara da biraz daha derinden bakmak şart.

“2002’de 91 bin adet otomobil satılan Türkiye’de 2010 yılında 510 bin otomobil satıldığını” söyleyen Erdoğan, piyasadaki canlanma ve güvenin göstergesi olarak bu rakamlara vurgu yapıyor. Doğrudur, piyasa işlek görünüyor. Türkiye otomotiv pazarı, toplam satışların yüzde 36,5 oranında artarak 760 bin 913 adete varmasıyla 2010 yılında tüm zamanların satış rekorunu kırdı. Ancak bu olumlu tabloyu gölgeleyen bir gerçeğe bundan böyle daha fazla eğilmek gerekiyor. Türkiye’de toplam araç satışlarının yüzde 60’ı ithal, yüzde 40’ı yerli üretimden oluşuyor. Sadece otomobile bakıldığında daha vahim bir tablo görülüyor. Türkiye’de satılan her 100 otomobilden 70’i ithal, yalnızca 30’u yerli üretim. Yani dış dünyaya kaynak aktaran bir yapı. Bu dengesiz tabloyu şöyle formüle edelim: Ürettiğimiz araçların yüzde 70’ini ihraç ediyoruz, satın aldığımız araçlarınsa yüzde 60’a yakınını ithal ediyoruz.

Bu nedenle Başbakan Erdoğan işadamı Mustafa Koç’a “Soyadınız gibi bir marka ile yerli otomobil üretin” diyor. Son dönemde otomotiv sektöründe bu tür arayışlar var, ancak bu sanıldığı kadar kolay değil. Yerli marka bir otomobil, üretim teknolojisi olarak mümkün olsa bile işin küresel boyutu düşünülmek zorunda. Türkiye Otomotiv Sanayicileri Derneği Genel Sekreteri Prof. Ercan Tezer yaptığımız bir röportajda şöyle diyordu: “Türkiye’nin üreteceği markanın küresel pazarda nasıl ticarileştirileceğinin cevabı verilmeden bu konuyu tartışmak mümkün değil. AB pazarına satacaksanız 27 ülkede şebeke kurmanız lazım. En azından beş bin tane bayi kurmanız lazım. Bu bir yatırım meselesi.” Sadece bu kadar da değil. “Böyle bir modeli çıkarttığınızda yapılan yatırımları geri ödemek için bu modelden en azından 3-4 milyon adet üretmeniz lazım. Böyle bir pazarı oluşturmak lazım. Bu pazarı da küresel pazarla beraber içerde oluşturmak lazım. Otomobilde içerde böyle bir şansınız hemen hemen yok. Yüzde 30 pazar payına sahip olan bir ülkede siz dünya markası geliştiremezsiniz. Ticari araçta da pazar çok büyük değil. Pazar payı yüksek ama pazar büyük değil. Dolayısıyla bu araç yapılır, camekânda kalır, küresel boyutta ticarileşemez” diyor Tezer.

Bu tür bir projenin hayata geçmesi devletin ciddi teşviklerine, en az 10 yıl gibi bir sabır süresine, çok büyük yatırımlara ihtiyaç duyuyor. İşadamlarına “Her biriniz bir işçi alın işsizlik bitsin” der gibi, “Bir Türk markası otomobil üretin” demekle bu işler olmuyor. Devrim’den beri süren yerli marka efsanesini artık bir kenara bıraksak da önce üretime dayalı gerçekçi bir makro ekonomik model tasarlasak hiç fena olmaz.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Muhteşem keyfiyet

Bir haftadır Muhteşem Yüzyıl’dır gidiyor. Vay efendim, ecdadımız nasıl da kadın düşkünü gösterilmiş, vay efendim Kanuni’ye şarap içirilmiş, vs… Son olarak diziye yayın gününde uyarı cezası geldi, yayından kaldırılması şaşırtıcı olmayacak. Uyuklamaya devam edelim, 21’inci yüzyılın sultan kafasından çıkma kararları almış başını giderken, biz 16’ıncı yüzyılın sultanını tartışıyoruz. Son birkaç yılın bir dökümünü yapsak da bir görsek Kanuni dönemindeki otokratik keyfiyeti aratmayan neler neler oldu…

Artık canı ne isterse yapan bir hükümetimiz, Başbakan’a geçici yayın yasağı getirme yetkisi tanıyan nur topu gibi bir kanunumuz ve deniz kıyısında, otoyol kenarında, kır düğününde içki yasağı getiren bir yönetmeliğimiz var. Başbakan hızını alamıyor, Kars’taki “ucube” dediği heykeli yıkmaya bile kalkıyor. Mahalle baskısı, sivil dikta derken özgürlükleri kısıtlayıcı bu son müdahaleler, Başbakan’ın 23 Nisan’da koltuğuna oturan öğrenciye söylediği “İster asarsın, ister kesersin” zihniyetini ne boyutta bir güç sarhoşluğuna dönüştürdüğünün göstergesi.

Çoğulcu demokrasinin kurum ve kurallarının dönüşümden geçtiği çok sayıda toplum mühendisliği örneği enteresan bir denklem oluşturuyor. İktidar medyadan memnun değildi. En büyük medya grubuna tarihin en yüksek vergi cezası kesildi, şimdi grup satışta. Başka bir grup, tek şirketin (damat da genel müdür!) katıldığı bir ihaleyle satıldı. Muhalif köşe yazarları bir bir tasfiye edilirken medya giderek tek sesli hale geliyor.

İktidar TÜSİAD’dan memnun değildi. Sonunun Aydın Doğan gibi olmasından korkan işadamları nedeniyle yılların örgütü başkan seçemeyecek hale geldi. Üstelik referandumda anayasa değişikliğini açıktan desteklemediği için Başbakan tarafından “bitaraf” olmakla tehdit edildi. Krizde işsizlikle baş edemeyince TOBB Genel Kurul’unda, “Her biriniz bir işçi alsın işsizlik bitsin” şeklindeki garip iktisat teorisi makul bulunmadı diye koca koca işadamlarını, başkanları fırçalamaktan çekinmedi.

Tek fırça patronlara mı geldi? Doktorundan turizmcisine, “ananı da al git” denilen çiftçisine toplumun Başbakan’dan fırça yememiş tek bir kesimi kalmadı.

SİT alanı olduğu için Rize İkizdere’deki HES inşaatının durdurulmasına karşı, bürokratlardan oluşan bir kurul kurarak SİT alanı belirleme yetkisinin kullanımına bile müdahale eden bir iktidardan bahsediyoruz.

Üniversite öğrencilerinin protesto gösterisi yapmak için geldiği İstanbul’a sokulmadığı, polis tekmeleriyle karnındaki bebeği düşüren, biber gazıyla terbiye edilen bir üniversite gençliğinin “polisimiz gereğini yapacaktır” diye Başbakan tarafından tehdit edildiği bir dönemden geçiyoruz.

Protesto yok, eleştiri yok, muhalif yok. Muhteşem yüzyıl aslında budur. Bu dönemi iktidarın “biz ileri demokrasi getiriyoruz” diye tanımlaması nasıl bir ironidir? Yargıya bak AKP şekillendirmiş, medyaya bak AKP şekillendirmiş, restoranına bak AKP şekillendirmiş, üniversitelere bak AKP şekillendirmiş, işadamı örgütüne bak AKP şekillendirmiş, sendikaya bak AKP şekillendirmiş, daha fazla detaya lüzum yok, tabiatı bile AKP şekillendirmiş…

9 Aralık 2010 Perşembe

Günün menüsü: Yumurta, kuzu, biber, çorba

Güncel siyasetin son menüsünde, kâfi miktarda yumurta karıştırılmış kuzu (üzerinde kokteyl şemsiyelerle), özel biber gazıyla terbiye edilmiş kırık burun kemiği ve geleneksel “örgüt” çorbası bulunuyor.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (SBF) düzenlenen “Türkiye’de anayasa” konulu bir konferansta, katılımcılardan önce CHP Genel Sekreteri Süheyl Batum’un, hemen ardından da AKP milletvekili Burhan Kuzu’nun protesto edilmesi öğrencileri bir kez daha gündeme taşıdı. Sonuç: İktidar, protesto edilen konuşmacılar, görüşü sorulan siyasetçiler ve abuk bir açıklama yapan YÖK Başkanı yumurta krizinden geçer not almış değil.

“O yumurtaları atacaklarına yesinler, zihinleri açılır belki… 30 yıldır hocalık yapıyorum, bu kadar beyinsiz öğrenci grubunu bir arada görüyorum” diyen Kuzu’nun bu demeçleriyle de teyit edildiği üzere tartışmanın odağına öğrencilerin eylem biçimleri oturtuluyor. Kimse protestoların nedenine, öğrencilerin taleplerine dikkat çekemiyor. Bunu şimdilik bir kenara koyalım, burada tartışılacak bir konu varsa o da Pazar günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Dolmabahçe’deki Başbakanlık Çalışma Ofisi’nde üniversite rektörleriyle gerçekleştirdiği toplantıyı protesto etmek isteyen öğrencilerin Dolmabahçe’de neden acımasız bir polis şiddetine maruz kaldığıdır.

Dolmabahçe olayı aslında toplumun geleceği açısından umutsuzluğu artırıyor. Böyle bir olayda bile uzlaşamayan bir toplum, hangi olayda uzlaşacak? Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır ki, öğrencilerin gayet doğal, üstelik demokratik hakları olan bir protesto girişiminde, polis tekmeleriyle karnındaki bebeğini kaybeden 19 yaşındaki bir insana neden bu yaşta hamile kaldığı ve hamile haliyle neden eyleme katıldığı üzerinden suçlamalar yöneltilebilmektedir? Bu, “Eğer bir toplumsal eyleme katılıyorsanız ve iktidarı protesto etmek istiyorsanız polis dayağıyla karşılaşacağınızı bilin” mesajıdır. Sanki normal olan toplumsal muhalefet değil, bunun acımasız bir şiddetle polis tarafından bastırılması.

Devlet Bakanı Ali Babacan’ın Ankara SBF’deki olayı öğrenci eylemi değil, “örgüt işi” olarak tanımlaması da iyice çorbaya dönen mevzuya tuz basar nitelikte. Böylece 1980’lerden itibaren nerede bir öğrenci protestosu yaşansa bunları “örgüt işi” olarak niteleyip toplumun dışında hareketler olarak göstermeye meyilli siyasetçilerin arasına katılmış oldu. Garip olan “İleri demokrasi noktasında” referandumda 12 Eylül’le hesaplaştığını ve darbe anayasasını değiştirdiğini iddia eden AKP’nin bu kalıplaşmış 12 Eylül zihniyetiyle toplumu okumaya ısrarla devam etmesi.

Başbakan Erdoğan, “Polisimiz gerekli tavrı ortaya koyacaktır” diyerek bir siyasi gafa da imza atmıştır. Yani bundan sonra bu tür durumlarla karşılaştığında polise nasıl davranacağıyla ilgili gerekli salahiyet en yetkili makam tarafından verilmiştir. Ayrıca YÖK Başkanı’nın bir süre “siyasilerin üniversiteye davet edilmemelerini ve konuşmak zorunda kalmamalarını temenni etmesi” de başka bir gaftır. Abdülhamit’in son Maarif Nazırı Mustafa Haşim Paşa’nın “Mektepler olmasa şu Maarif’i ne güzel idare ederdim” şeklindeki sözü var ya hani güldüğümüz. İşte bu mantıkla karşı karşıyayız. Siyasetçiler üniversitelere gidip konuşmasa, öğrenciler hiçbir şeyi protesto etmese, her şey süt liman devam etse, hayat bayram olsa, başımız hiç ağrımasa.

Ancak bir demokraside özellikle iktidardaysanız başınızın ağrımasına razı olmak zorundasınız. “İleri demokrasi noktası”ndan dem vurup öğrencileri şehirlere sokmamak, tek bir eleştiriyi bile kabul etmemek normal değil. Normal olan öğrencilerin, sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının eylem ve protesto haklarını sorgusuz kabul etmektir. Çağdaş demokrasi noktası burasıdır. Konu yumurta değil, demokrasi meselesidir.

(Fotoğraf: Anadolu Ajansı )

4 Kasım 2010 Perşembe

CHP’de güz sancısı

CHP'nin geçen Haziran ayında düzenlediği ve benim de bir bölümünü izlediğim Trakya gezisinde halkın gösterdiği yoğun ilgi seçim otobüsündeki partililerce iktidar işareti olarak yorumlanıyordu. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun partinin güçle özdeşleşen ismi Genel Sekreter Önder Sav’ın bir adım gerisinde olduğu yönündeki toplumsal algıyı ise pek umursamıyorlardı.

Kılıçdaroğlu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın tüzük uyarısıyla başlayan süreçte üzerindeki “gölge lider” imajını silmek için, belki de Genel Başkanlık koltuğuna oturduğundan bu yana hazırlandığı savaşın düğmesine bastığı için artık umursuyorlar. CHP’deki dönüşümün tartışıldığı bunca aydır aslında değişim adına hiçbir şey olmadığı, tarafların elleri kılıçlarında partiye hakimiyet mücadelesinde hamle anını bekledikleri de -gereği yoktu ama- tam olarak ispatlanmış oldu.

“CHP’nin politbürosu” olarak nitelenen Önder Sav, genel sekreterin parti örgütü üzerindeki etkinliğini azaltacak yeni tüzüğe karşı çıkıp iptal ettirmek isteyince Kılıçdaroğlu için hamle vakti geldi ve yeni Merkez Yürütme Kurulu’nu (MYK) ilan ederek Sav ve Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay'ı dışarıda bıraktı. Tasfiye edildiğini gören Sav ve ekibi de eski MYK’nın görevine devam ettiğini ve Kılıçdaroğlu’nun katılmadığı Parti Meclisi’ndeki oylamada olağanüstü kurultayın 27-28 Kasım’da toplanması kararı alındığını açıkladı. Ancak Kılıçdaroğlu kanadı Kurultay için ne zaman müsait olduğunu henüz açıklamış değil. CHP için sancılı bir süreç.

Soru şu: CHP’yi ikiye, hatta “Baykalcılarla” birlikte üçe bölen bu sancıdan asıl değişim doğar mı? Eğer bu süreç yıllardır partinin hangi organına kimin getirileceğine, hangi ilde kimin milletvekili listesine gireceğine tek başına karar verenlerin sultasına son verebilirse olabilir. Ama aktörler değişip, adetler değişmezse bu da ancak yeni bir hayal kırıklığı olur.

Yeni listeyle Kılıçdaroğlu siyaseten bağımsızlığını ilan etti. Bunu tescilleyecek ve çok tartışılan liderliğini perçinleyecek olan yer ise şimdiye kadarki en büyük siyasi sınavını vereceği ve artık kaçınılmaz hale gelen kurultay olacak. Tabii başarabilirse. Başaramazsa, bu süreç CHP’yi tam unutulmuşken, 1990’lardaki “kurultay partisi” konumuna tekrar sürükleyebilir ve en korkuncu da herhalde bu olur.

Bu arada; Youtube açılır açılmaz, siteye yüklenip tekrar gündeme getirilen Deniz Baykal videosunun zamanlaması ne kadar tarihi oldu yine.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Haber yapmış gibi yapmak ya da tekrarlayıcılar

Hayatta bazı şeyler çok kolaylaştırılabilir. Mesela bir çalışan, patronu etrafındayken çalışıyormuş gibi yapıp, o ortadan kaybolduğunda, kaldığı yerden kaytarmaya devam edebilir. Ağzı çok laf yapan biri sıra eyleme geldiğinde bahaneler üretmeye başlayabilir. “Self marketing” de çok önemli iştir, vesselam…

Bizim meslekte de bazı şeyleri çok kolaylaştırabilirsiniz. Ve bunu yukarıdakilere çok benzeyen biçimlerde yapabilirsiniz. Aslında işimizin en zor kısmı fikir bulmaktır. Yaratıcılık, özgünlük buradadır. Çünkü fikri haberleştirme genellikle aynı süreçten geçmeyi gerektirir. Problematiği oluşturursunuz, konunun uzmanlarından görüşler alırsınız, kitaplar karıştırırsınız. Ve farklı fikirlere de yer verdiğiniz yazınızı kaleme alırsınız. Kimi zaman bazı konular çok ilgi çeker, gündeme oturur, herkes o konudan bahseder. Bakış açınızla bu tür konuları da öyle bir yerinden tutmayı akıl edersiniz ki, sonunda çok konuşulmasına ve hakkında çokça yazılmasına rağmen orijinal bir haber çıkarırsınız ortaya.

Bununla birlikte kolayından haber yapma yolu diyebileceğimiz bir metot da vardır bu işte. Eğer böyle bir yol izleyen bir gazeteciyseniz o zaman işiniz çok kolaylaşır. Dergi, gazete karıştırırsınız ve yukarıdaki süreçten geçmiş bir haber bulursunuz. Haberdeki fikri sanki kendi fikrinizmiş gibi, üstüne yeni hiçbir şey koymadan alır, başka uzmanlardan da görüşler ekleyerek, sanki ilk kez siz yapıyormuş gibi aynı haberi baştan yazarsınız. Hatta, hazırdaki haberde adı geçen aynı uzmanlardan bile görüş alabilirsiniz, nasıl olsa yapım aşamasında artık gazeteci haberi içselleştirdiği için bunda da sakınca görmez. Bu tür gazeteciler esinlendikleri, daha doğrusu tekrarladıkları haberi ilk kez yayınlayan yayın organından hiç bahsetmez, atıfta bulunma gereği duymazlar. Okuyucuların bir kısmı haberi ilk defa o mecrada okuduklarını zannederler. Yazarlarına sorsanız, “Zaten bütün Türkiye bundan bahsediyor” deyip işin içinden bir güzel sıyrılıverirler.

Bu yöntemi adet edinmiş gazeteciler vardır. Aslında yeni bir tür kategoriden söz ediyor olabiliriz. “İliştirilmiş gazeteci” olarak Türkçeleştirilen “embedded journalist” gibi, bu tür haber yapanlara “tekrarlayan haberci” anlamında “reiterative journalist” diyebilir miyiz acaba?

Ne isme ne cisme gerek var bence. Bu konudan en çok mağdur olan mecralardan biri olan Newsweek Türkiye’nin ve pek tabii iyi okurların gözünden kaçmadığına dair bir not düşelim sadece. Neticede “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.”

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Nasıl ‘hayır’ dersin???

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, iş dünyasının çok büyük bir kesimini fırçalamasına şahit oluyoruz yine. İlk önce Habertürk TV’de Yiğit Bulut’un Sansürsüz programında TÜSİAD’ı harcadı, bir gün sonra da TOBB Başkanı ve yönetim kurulu üyelerini.

Her iki kuruma yüklenmesinin nedeni yaklaşan anayasa referandumunda evet oyu kullanacaklarını açıklamamaları. TÜSİAD’a “Rengini belli et, bitaraf olan bertaraf olur”; TOBB’a da, “Sizin gibi bir işadamı örgütü bu pakete nasıl ‘hayır’ der” diyor.

Başbakan’ın TÜSİAD’la yıldızı zaten çok uzun süredir barışık değil. Şimdiye kadar defalarca bu kurumu karşısına almaktan çekinmedi Erdoğan. O derece ki, birkaç ay önce başkanlık görevini bırakan Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın yerine uzun süre aday çıkmaması, kimsenin bu ateşten gömleği giymeye cesaret edemediği şeklinde yorumlanmıştı.

Öbür yandan TOBB’un durumu daha enteresan. Zira Erdoğan kimi zaman sanki bu örgütten kazık yemiş gibi davranıyor. Geçmiş yıllarda başbakanların iş dünyasının temsilcileriyle bir araya geldiği ve gazetelerin ekonomi sayfasına yansıyan fotoğrafların neredeyse tamamında TÜSİAD başkanları ya da üyeleri yer alırdı. AKP iktidarıyla tablo değişti ve giderek güçlenen Anadolu sermayesi fotoğraf karesinin kahramanları haline geldi. Artık Ankara’da iş dünyasını TOBB, Türkiye İhracatçılar Meclisi, MÜSİAD gibi kurumlar temsil ediyor. Erdoğan da bu tercihin karşılığı olarak kendilerinden her toplumsal meselede yanında yer almalarını istiyor. Ancak bu beklentisi arzu ettiği ölçülerde gerçekleşmediğinde bu kesimi de fırçalamaktan çekinmiyor. Bir önceki örnek, rekor düzeydeki işsizlik nedeniyle Başbakan’ın TOBB’a “Her biriniz bir kişi alsa işsizlik biter” şeklindeki çıkışıyla başlayan tartışmaydı.

Başbakan’ın TOBB’a yönelik ifadeleri bir gazetede “Patronlara sandık dersi” başlığıyla çıktı. Patronlar sandık dersini aldı mı bilmem ama bir ülkenin başbakanının yapılacak bir halk oylaması öncesinde, “Buna nasıl hayır dersin” diyerek sivil toplum kuruluşlarına baskı uygulaması karşısında bir de demokrasi dersi gerekmiyor mu? Hele de daha demokratik bir Türkiye için bu anayasa değişikliğine gidildiği söylenirken…

(Fotoğraf:Mehmet Kaman/AA)

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Macar salam ve iPad'le expres kasada

Cumartesi sabahı uykudan yeni uyanmış, günün ilk kahvesini yudumlarken eşim, “Migros’a gidiyorum, istediğin bir şey var mı?” diye sordu. Hiç düşünmeden, “Biraz salam bir de 64 GB iPad” deyiverdim. Mahmur bir komiklik peşinde olduğumu düşünen eşim beni ciddiye almadan çıktı evden.

Apple’ın son gözdesi, dokunmatik ekranlı tablet bilgisayarının Türkiye’de ilk olarak Migros’larda satışa çıkarılacağını duyduğumda önce ben de garipsedim. Ama fiyatlar daha şaşırtıcı geldi, çünkü biraz uçuk görünüyor. iPad’in sadece kablosuz ağlara bağlanan (Wi-Fi) modeli yanında hem 3G hem Wi-Fi bağlantısına sahip olan versiyonu bulunuyor. Migros’ta 32 GB hafıza kartlı 3G modeli 2.290 TL, 64 GB ve 3G özellikli versiyonu ise 2.490 TL’den satılacak. ABD ve Avrupa satış fiyatları ise 499-829 dolar arasında değişiyor dünyanın yeni okuma kültü haline gelen cihazın. iPad’in Türkiye’ye resmi girişi Apple tarafından henüz yapılmadı. Migros dışında İstanbul Bilişim ve Gold Bilgisayar yurt dışında anlaştıkları distribütörler aracılığıyla kendi garantileriyle iPad satacak. Migros ilk partide 1000 adet iPad getirirken, yoğun talep nedeniyle üçüncü partinin siparişinin verildiğini de açıkladı.

Apple’ın Türkiye distribütörü Bilkom’un iPad’i Eylül ayında satışa çıkarması beklenirken Migros’un bu hamlesi satış stratejisinde yeni bir dönemin işareti gibi görülüyor. Fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun, büyük ses getiren teknoloji ürünlerini yüksek fiyat ödeme pahasına en kısa zamanda temin etmeye meraklı kitleyi kendine çekmeyi hedefliyor gibi görünüyor Migros. Hatta Migros Genel Müdür Yardımcısı Cem Rodoslu basına verdiği demeçlerde ilanların yayınlanmasıyla birlikte inanılmaz bir ilgi oluştuğunu ve özellikle şirketlerin üst düzey yöneticileri için toplu siparişler verildiğini açıklamış. Genelde modası geçmiş teknolojik ürünlerin satıldığı Migros için iPad bu anlamda ciddi bir atılım sayılabilir.

Ama Eylül’ü iple çeken potansiyel alıcı kitlenin, Migros’u duyunca hayal kırıklığına uğradığını tahmin etmek güç değil. Özellikle teknoloji kategorisindeki fiyatı pahalı ürünleri, Migros gibi pastırma, sucuk da satılan bir marketten satın almak üst gelir gurubundaki kitlenin pek hoşlanacağı bir durum olmayacak. Bu kategoriye girdiğini düşündüğüm etrafımdaki birkaç kişide gözlediğim ilk tepkiler de bu insanların iPad ve Migros’u bağdaştırmakta zorlandığını gösteriyor. İçlerinde Migros’tan iPad almayı güvenilir bulmayanlar bile var-ki bunlar eğer iPad alacaksa bir teknoloji mağazasından almayı tercih edeceğini söylüyor. Bu durumda, eğer gıda dışı pazarda atılım yaparak Wal Mart benzeri bir imaja kavuşmak isteğiyle bu hamleye giriştiyse Migros’un bu satış stratejisini kabul ettirmekte biraz zorlanabileceğini söyleyebiliriz.

Migros reyonlarında iPad görecek olmak aklıma bazı sorular da getirmedi değil. Düzenli olarak çeşitli reyonlarda indirim duyuruları yapan Migros’ta ilerleyen günlerde iPad’in de bu ürünler arasında yer alıp almayacağı bunlardan biri. Mesela, turuncu çubuklu Migros arabasıyla süt ürünleri reyonunda sakin sakin dolaşırken, hoparlörlerden yükselecek “Değerli müşterilerimiz, kısa bir süre için Macar Salam’da yüzde 15, toz deterjan reyonunda yüzde 45, Apple iPad’de yüzde 20 indirim başlamıştır” anonsuyla koşmaya başlama ihtimalim var mı? Ya da, kasaya geldiğimizde Migros Money Club üyesi olarak kartımızı gösterip ekstra indirim talep edebilecek miyiz? Soruları çoğaltmak mümkün: Alışveriş arabasına ilk olarak iPad’i koyup Migros’ta hava atarak boy gösterdikten sonra kasa önünde, “Puanım yetmedi, iPad kalsın” diyenlerin oluşturacağı ekstra vakit kaybı için Migros yöneticileri bir çözüm düşünüyor mu? iPad’lerin fiyatı Migros kartlara puan olarak yansıyacak mı? “Bir iPad alana ikinci iPad yüzde 50 indirimli” sloganı reyonlarda boy gösterecek mi? En fazla beş ürün alanların kullandığı (genellikle bir numaralı) expres kasadan yaklaşık 2500 TL ödenmiş tek bir iPad’le geçmek iPad’in marka değerini ucuzlatabilir mi? Migros’un bu atağına bir karşı hamle geliştirmek isteyen Carrefour da Türkiye’de satışı yapılmayan Kindle’ı getirmeye kalkarsa alışveriş arabasına biraz da abur cubur ekleyen Türk teknoloji tüketicisinin giderek obezleşme ihtimali var mı?

Bu sorulara henüz bir yanıt bulamadım. Tıpkı Migros'ta bile satılmaya başlanan iPad'in, Apple tarafından neden hâlâ resmi olarak Türkiye pazarına sokulmadığının yanıtını bulamadığım gibi.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

En dik lider bizim lider!

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ayakta poz vermek için çıktığı Güneydoğu gezisi herhalde amacına ulaştı. Medya şenlikleri eşliğinde “En dik lider bizim lider” uğurlamasıyla bir haftadır ısıtılan cephe ziyareti, bir taraftan defansta az adamla yakalanmış hissiyatıyla davranan iktidarı kızdırdı, diğer taraftan muhalefetin yakaladığı fırsatı gole çevirmesini sağladı. Başbakan Erdoğan’ın artan PKK saldırıları sonrası gittiği Gediktepe’de siperde çömelmiş fotoğraflarına nispet olarak Pervari’deki Kılıçdaroğlu şovu pek çok kahvehanede ve aile sohbetlerinde elbette takdirle karşılanmıştır. Zira Türk insanının hoşuna gidecek bir davranış tarzı bu. Halkın gözünde “korkusuz lider”, “işte, cepheye giden siyasetçi duruşu” izlenimlerine oynayan ve kesinlikle bilinçli bir tercih.

Gel gelelim, bu eski tarz siyaset anlayışı tercih edilerek belki de gerçek anlamda ayağa gelen fırsatlar tepiliyor olabilir. Beklenmedik bir anda, bir kaset skandalı sonrası genel başkanlık koltuğuna oturan Kılıçdaroğlu’nun ilk andan itibaren bir değişim sembolü haline gelmesi için her koşul mevcutken, bunların bir bir kenara itilmesi umutları gölgeliyor. CHP’deki değişim beklentisi vasat “Recep Bey” söylemine, sosyal demokrasiye yeni yorum umudu Pervari’de sıradan bir duruş şovuna tevil edildikçe, Kılıçdaroğlu, adeta Deniz Baykal tarzı siyasetin yeni aktörlüğünden öteye gidemiyor. Yeni söylem, yeni siyaset ve muhalefet tarzı beklentileri sadece CHP’nin özel fotoğrafçısının görüntülemesine izin verilen dik bir duruş uğruna üzerine kafa yorulmadan rafa kaldırılıyor. En dik lider belki Başbakan’a gol atıyor ama Türk siyasetinin yeni biçimi konusunda da bir o kadar hayal kırıklığı yaratıyor.